11 Mayıs 2008 Pazar

EasyWords

Zabıtalar, zabıtaseverler,

Yabancı dilde kelime ezberleme olayına girmek isteyenler için bir yazılım geliştirdiğimi buradan milyarlar duysun isterim.

http://easywords.glowingeyes.net adresinde ikamet ettiÄŸi doÄŸrudur.

26 Şubat 2008 Salı

Dünyayı çözümseyen anket sonuçlandı

Noter eşliğinde yaptığımız devasa çaplı minik anket sonuçlandı. İçinde bulunduğumuz dönemde insanların dünyayı algılama biçimine odaklanmış olan anketten elde edeceğimiz sonuç bizi hiçbir yere götürmeyecekti. Zaten öyle de oldu. Fakat neticede bir anket daha sonuçlandı ve belli belirsiz bir tatmin yaşandı.

44.000 kişinin katıldığı (yazıyla 44) anketimizde katılımcılara şunu sorduk: "Şu ara dünyayı nasıl buluyorsunuz?" Anket bittiğinde elimizdeki sonuçlar gerçekten şoşaltıcı bir tablo önümüze koydu.

Sıkıcı (4%)
Yetersiz (4%)
İdrak edemiyorum (27%)
NeÅŸe veriyor (0%)
Bıraktığım yerde duruyor (13%)
Bi terslik var gibi... (22%)
Cinnetim yakındır! (22%)
Her şey çok güzel bence (4%)

"Cinnetim yakındır!" ve "Bi terslik var gibi..." seçenekleri anketimizde ikinciliği paylaştı. Sonuçlara bakıldığında gidişatta bir gariplik olduğunu henüz fark edenler -ki bunlar bir sorunun var olduğunu kendi başlarına idrak etmiş fakat bir başına olmanın çaresizliğiyle birilerini ve bizzat kendilerini uyandırmak için bir çağrı yapıyormuş gibi duran "bir terslik var gibi..." seçeneğini işaretleyenler- genelde 24-27 yaşları arasında. Tahammülsüzlük için güzel bir yaş aralığı.

"cinnetim yakındır" seçeneğini işaretleyen katılımcılar ise idrak, itiraf aşamalarını geçmiş olsa da toplu gayretlerden ümidini kesmiş bireysel olarak bir patlama yapabileceğini, hani duruma göre insan kellesi bile uçurabileceğini ve bundan sorumlu olmayacağını ifade ederek birilerini korkutup hareketlendirmek isteyenlerden ve olayların kendisini delirtmesinden endişe eden yetkililerden oluşuyor.

Dünyanın şu anki halinin neşe verdiği insan sayısı anketimize göre sıfır. Yani 7,5 milyarda 0. Kısaca dünya mutsuz. Dünyayı sıkıcı bulanların ve yetersiz bulan James Bond'ların oranı da yüzde dört. Anlaşılan o ki dünya hiç kimseye istediğini vermiyor. Buna rağmen hali hazırda taze bir aşk yaşayanlar da yüzde dörtlük bir orana sahip zira onlar "her şey çok güzel bence" seçeneğini işaretlemişler. Bir insanın bu kadar kör olabilmesinin nedeni sadece henüz aşık olmuş ve aşık olduğu insanla o dakikalarda birlikte olmasıdır muhtemelen.

Anket neticesinde görüldüğü üzere 70 trilyonluk Türkiye'nin ciddi bir sorunu var: Dünyayı idrak edememek. Dünyanın hal ve gidişatı insanların duyarlılık eşiğini aşmış durumda ve dolayısıyla olaylar, insanlar ve dünya düşünülüp tartılmadan belleğin ardiyelerine gömülüyor. Sanılsandığı kadarıyla her ne kadar idrak yolları tıkanmış olsa da kişiler en azından dünyayı idrak edemediklerini idrak etmiş gibi görülüyorlar. Bir başlangıç... Bu aşamada dünyanın anlaşılamaz hale gelmesinin var ettiği taşınamaz yükün yarattığı patlama oy vermek biçiminde tezahür ediyor. İdraktan sonraki çözüm yolunun ilk adımı olan itiraf sözle, yazıyla, eylemlerle, toplu halde veya küresel ekonominin dinamiklerini dinamitleyerek yapılmıyor. Aksine son derece kolay bir şekilde açığa vuruluyor. Anket tıklamak. İşte bunu yaptık. Ama en azından bir haşlangaç demiştim. O iyi.

Neticeye gelecek olursak miyadını doldurmak üzere olan dünyanın gelecek endişesi olan her insanı bunalımlara sürüklediğini artık biliyoruz. Sadece aşık olan ve anda olan insanlar dünya ile mutlu olabiliyorlar. Bu noktada tek gerçek aşk diyebiliriz ya da şöyle yorumlayabiliriz. Bilmek kahrolmaktır.

Öyleyse anketimize katılan tüm katılımcılara şu parçayla edâ edelim:

"Zaman akıp gider durulmadan
Ne sual ne cevap bulunmadan
Biz onun içinde bitip kahroluruz
Bize yaÅŸamak yok yorulmadan

Bilirim hayatın güzelliğini
Bilirim sevenin ne çektiğini
Dertler bizim için, sevmek bizim için
İşte gel de yaşa kahrolmadan..."


10 Åžubat 2008 Pazar

4-6 Nöbeti

Rüyamda sabah 04:00-06:00 nöbeti tutuyorum. Saate bakıp bakıp duruyorum zaman geçmek bilmiyor. Sonra nöbetçi geldi beni dürtüyor: "kardeş kalk 4-6 nöbetin var!". Ulan zaten nöbet tutuyorum nereye kaldırıyon mnagdmn. Arkadaşlar bu da böyle bir anımdı... sevgiler saygılar

Smyrna 2008

25 Ocak 2008 Cuma

Müslim gönüllere giren olsa olsa Yusuf İslam

Gayrı "ihtiyarı" öğrendiğim bir şey var. Medeniyetlar İttifakı. Zira ihtiyarlayınca bu tür şeyleri öğrenmek zorunda kalıyor insan niyeyse.

Şimdi kardeşim bu nedenle Türkiye, "Co-Sponsor" rolü üstlenmiş bir ülke olarak, Birleşmiş Milletler'in desteklediği ve katılım göstereceği bu Medeniyetler İttifakı ile ilgili çeşitli organizasyonlar tertip edecek. B

Bunların biri de 19 Mayıs. 19 Mayıs 2008 günü, -tam sayısını hatırlamıyorum- 200'den fazla milletten gençler Türkiye'de toplanacaklarmış. Tarihi bir mekânda büyük bir konser verilecek ve dünya gençleri bir araya gelecek. O gün tabii Türkiye vitrine çıkacak; "islam karşıtlığı"na karşı modernliğini gösterecek, Avrupa Birliği'ne, her milleti bir araya getirebilecek ve bir arada eğlendirebilecek kadar medeni olduğunu gösterip "bir daha düşün" diyecek, reklam yapacak falan işte ve o kadar farklı milletten genci gerçekten eğlendirecek. Hatta Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle bu şöyle olacak: "Avrupa, Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu'dan; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi; binlerce genç konserde aynı şarkıları söyleyecek." Ressam, yazar, müzisyen, film yapımcısı, kültür endüstrisinin liderleri hep bir arada olacak ve birçok ülkede canlı yayınlanacak gösteriler bilmemne ve tabii ki konser canlı yayınlanacak.

İyi, buraya kadar güzel. Harika falan. Ama konserde "medeni Türkiye"yi temsil edecek, dünyaya gösterecek üstelik gençleri coşturacak isim biraz garip: Yusuf İslam.

AKP'yi bir yerde anlamak mümkün. Hani Bülent Ersoy'un ya da Pink Flamingos'tan da bildiğimiz Divine'ın travestiler için drag queen olması gibi kendi yolunun doğru olduğunu ispatlamaya çalışan ve hatta belki kafalarındaki dogmatik islamı her ülke/dünya vatandaşına zerk etmek isteyen AKP kurmayları için de doğru yolu bulmuş olan Yusuf İslam biçilmiş kaftandır, neticede o da birşeyden başka bir şeye dönüşmüş, bir çeşit drag queen'dir. Örnek gösterilebilir, kabul görmüştür, halinden memnun gibi görünmektedir. Refah tabanından gelme bir AKP müslümanı için Yusuf İslam bir dünya starıdır.

Burada önyargının, vizyonsuzluğun, dar kafalılığının resmini görmemek mümkün değil. Zira bir ideolojiye saplanmış bir insan için, o ideolojinin en starı evrenseldir. Söz konusu müzikse, o ideolojinin müziğini yapan en ünlü kişi dünyanın en önemli sanatçısıdır. Dinleyebileceği en üst düzey, en mest edici, en kaliteli müzik, onun yaptığıdır. Onu dinlerken evrensel bir müzik dinlediğine ve popüler olana sahip olduğuna inanır. Ötesi yanlış yolda olandır ve hiç bir zaman hayatının kesişmemesini istediği ötekidir.

Lakin Yusuf İslam bana hiçbir zaman medeniyeti çağrıştırmadığı gibi, eğlenmek için bir kere bile dinlediğimi hatırlamam, ki zaten ilahiyle eğlenen bir insan değilim. Hem sanırım Erdoğan veya Yusuf İslam'cılar da ilahilerle eğlenilmesini istemezler. Onu da şurdan tahmin ediyorum, bi keresinde radyoda müzik dinlerken bir ilahi çıktı. Baktım "Leylim Ley" türküsüne söz yazılmış, "Allah, illallah..." derken ilahi olmuş, eğlenmeye çalıştım dalgamı geçecektim babam kızdı, "İlahi ile dalga geçilmez" dedi.

Peki Yusuf İslam bu kadar dünya milletinden genci nasıl eğlendirip coşturacak? "Talaal Bedru Aleyna"yı bütün gençler hep bir ağızdan söyleyecek mi? Bu Yusuf İslam'a "Salavat"ı söyletin arkasına da bir "Salli ala Muhammed" bağlatıp, bu sözleri tekrar eden dünya gençlerini onlar çakmadan müslüman yapma çabası mıdır? Nedir?

İşte bunu düşünüyorum bu haberi duyduğumdan beri. "19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı"nda tüm dünyaya Atatürk'ü anarken, ulusal bir bayramı kutlarken ilahilerle seslenmenin nasıl bir şey olacağını merak ediyorum, garipsiyorum. Bunun bilinçsizce, akla gelen ilk ismi seçmekle geçiştirilebilecek bir şey olmadığını bilmeme rağmen kendi düşüncemle tartışıyorum: "Lan yoksa ben mi ırkıçıyım, ben mi islamofobik oldum çıktım" diye.

Yusuf İslam tercihiyle Türkiye'nin dünyaya söylediği bir yandan da şudur: "Medenileşmek, ilerlemek, her milleti kucaklamak istiyorsan Yusuf İslam'laş. Onun gibi batıya değil doğuya dön. Beni ifade eden medeniyet figürü bu, sakal, takke, ilahi..."

Biliyorum ki bunu, bunları kabul eden, seçen ve ses çıkarmayan garip Türk insanı, "O filmde Türk'leri nasıl göstermişler öyle ya develer geçiyor, sarıklı, sakallı adamlar falan..." diye hayıflanacak. Bunun ülkesini yansıtmadığını söyleyecek. Aslında gayet medeni bir ülkede yaşadığını düşünüyor olacak. Özellikle de medeniyetin bütün cihazlarını kullandığına inandırıldığı için (oysa yütub'dan başla diğer sansürlere hiç girmiyorum). Oysa maalesef o filmlerde görünce karşı çıktığımız ülkeden hiç bir farkımız yok. Apron'da deve keselim, dünyaya hacılarla ilahilerle seslenelim, cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın eşlerinin kafasınd garip şekilli örtüler hatta belki el bile sıkışmıyorlar , şablondan çıkmış mis gibi hacıyağı kokulu siyasi bıyıklar... Bundan fazlası değiliz aslında... Kendimi Yusuf İslam konseriyle birlikte, doğduğum, büyüdüğüm, ağladığım, anladığım bu ülkede azınlık olarak hissetmeye başlayacağım 19 Mayıs gününü sabırsızlıkla bekliyorum. Her neyse, en azından o gün, bana azınlık olmanın ne demek olduğunu öğretecek ve belki o zaman buraya bunu yazmaktan başka bir şey yapmam gerektiğini anlarım...

17 Ocak 2008 PerÅŸembe

Ayşeler irrite olmasın, garson da koklayabilsinler

Ayşe Arman hanfendi hazretlerinin yakın geçmişte yurt çapında infiale yol açan bir makalesi vardı. Söz konusu yazıda önce güzel kokmanın faziletlerinden, kendisinin güzel kokmaya verdiği önemden bahsederek giriş yapıyor, daha sonra geçenlerde (izafiyet teorisini çökerten sözcük) Dubai'den yaptığı kısa bir Türkiye ziyaretinde gittiği lokantada çalışan garsonların koltukaltlarından kesif bir ter kokusu yayıldığını, bunun ne kadar fena bir şey olduğunu, belirtiyor, garsonların koltukaltlarından yayılan o aşağılık kokunun kendisini nasıl da rahatsız ettiğinden dem vurarak, "yurtdışında bunları aştılar artık güzelim, garsonlara botoks yaptırıyorlar, onlar da terlemeyiveriyor." diyerek o günkü yazısını nihayete erdiriyordu. Günde 12 saat boyunca eşşekler gibi ordan oraya koşturan bu garson denen adamlara terlemeyi çok gören zihniyet, bize Dubai'den ithal edildi; ancak mevzunun yerli malı uygulamasını görmemiz de çok sürmedi. Geçenlerde (bak gene geçenlerde) gazetede bir haber okuduk. Falanca lokantanın sahibi bilmemkim, bütün garson kadrosunu almış, doktora götürüp botokslattırmış. Bundan sonra garsonlar, isteseler bile ter kokamayacaklarmış. Gerekçe olarak da, "Şikayetler alıyorduk" demiş adam. "Parfüm sürseler olmuyor mu?" diye sormuş muhabir. Olmuyormuş. "Peki günde 3-4 kere duş alsalar?", buna ne zaman, ne de imkan varmış. Haberi okuyunca birtakım düşüncelere garkoldum. Lan. Dedim. Ben. Dedim. Şu ülkede görüp görülebilecek en pis kebapçılarda bile yemek yedim. Dedim. Fakat. Dedim. Şimdiye kadar bir kez bile yemek yediğim mekandan "Of ya ne yivranç kokuyordu herif resmen sicim sicim terlemiş ANMNSNKYM HAYVAN!" diyerek çıktığımı hatırlamıyorum. Demek ki, bu kadın kazara böyle bir yere gelse, bu kokular arasında beş saniye içinde böcek gibi ters dönüp ölecek. Milletçe ter kokan garson terörüne bir şehid daha vermenin üzüntüsünü yaşayacağız. Dedim.

Peki kim bu garsonları şikayet edenler? Memlekette her lokantada, restoranda yemek yerken bir taraftan garsonlara koku testi yapan, tüm duyargalarını ardına kadar açarak oturan bir Ayşe Armanlar sürüsü mü var? Bu kadını artık biri durdurmayacak mı? Yedi nokta dört yetmedi mi? Olan koltukaltına botoksu yiyen garsoncuklara olmuş. Adamların terleme fonksiyonunu ellerinden almış Ayşe Arman burunlu curnalciler. İşin tıbbi tarafını pek bilemiyorum, bildiğim kadarıyla koltukaltından terle beraber toksin atar vücut, şimdi bu garsonlar (o iğrenç, kokuşmuş) vücutlarından o toksinleri nasıl atacaklar. Bunu da bilemiyorum. Zaten bunları bilmişiz bilmemişiz farketmez (mesajlı bitiriyorum), yeter ki Ayşe'nin içi rahat olsun. Dubai'den yurdumuza yaptığı kısa süreli ziyaretlerde yemeğini yerken, gönül rahatlığıyla içine çeksin o oha derecesinde lüks restoran havasını. Gerisi teferruat, gerisi tırt.

PS: garson deÄŸilim.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Kurban derisi toplayan sünnetsiz kundakçı

Zaman Gazetesi'nin bu haberi harbiden de zanlı hakkında en detaylı ipuçlarını bile bizlere ulaştırıyor. Hani adamın çükünün detaylarını bile öğreniyoruz.

Bu noktada bir kundakçının sünnetli veya sünnetsiz olması ile kundakçılık marifeti arasındaki ilişkiyi ben çözemedim. Mesela "sünnetsiz kundakçı", "azılı katil" katil gibi bir şey midir? Gerçi "azılı katil"i de pek idrak edemiyorum ama hiç değilse bir kulak dolgunluğu var, "kurban sayısı 3'ten 5'ten fazladır" diye bir düşünce oluşuyor kafamda otomatik. Lakin bu haberi okuyunca kafamda "sünnetsiz çük" düşüncesi oluşuyor ki bu beni biraz etkiledi tabii. Üstelik islami zümreye haber ulaştıran bir gazetenin, okuyucusunun kafasında sünnetsiz çük slideshow'u yaratma çabasını da neye yorayım bilemedim.

Toplumu fanatikleştirme adına adeta nokta atışı yapan bu haber sünnetsizliğin toplum tarafından kabul edilmemesi gereken bir durum olduğunu öne çıkarıp provakasyon görevini layıkıyla yerine getirirken sünnetsiz insanı da güvenilmemesi gereken, suç işlemeye meyilli deyim yerindeyse tam bir holosko çocuğu olarak tanımlıyor.

DTP adına kurban derisi toplama meselesi ise apayrı. DTP karşıtı haberlere yüklenme mevzusunu bir derece anlıyorum. Her suçun başına DTP ekle gitsin. Ama bunu bari çocukça, amatörce, bu derece ciddiyetsiz yapma be kardeşim. Öyle bir şey söyle ki ben de düşüneyim, "ha DTP bu yüzden kötü, sahtekâr falan olabilir diyeyim". Bana ne adamın çükünden. Üstelik sen inanıyor musun yazdığın haberin gerçekçiliğine? Bugün sen çıksan dışarı DTP adına bağış toplamaya kalksan seni ağzını burnunu dağıtırlar lan. Üstelik gidip kurban derisi toplamış adam, kurban kesen kesim de DTP'ye vermiş derileri öyle mi? La git... manyak mısın nesin? Manşetine çıkanı gözlerin okusun bir ya.

Mesela Zaman Gazetesi şu haberi yapar mı? "Hacı sakallı adam kursa gelen çocukları taciz etti...", "başörtülü genç kız akp için kuyumcu soymuş", "sünnetsiz nurcu dua ederken aslında sadece ağzını oynatıyormuş..." Yapmaz. Zira işine gelmez. O yönlendirmenin ucu kendisine dokunur.

O zaman bunu da yapmamak lâzım değil mi? Ayrıca polisin neden adamın çükünü kontrol ettiğini de çözebilmiş değilim. Cinsel organın kişinin kimlik kartı mıdır? Oradan ne gibi bilgilere ulaşılır? Ya o çük 40 santimse? Buna hazır mısın?

Zaman Gazetesi'ni bu derece basitleştirilmiş ve açık bir provakasyonu manşet olarak verdiği için kınamak lâzım ama işte herkes kendi kesimine hitap eden yerden bağlıyor mevzuyu. Şimdi Cumhuriyet'e baksan fötr şapkasız kravatsız kundakçı falan der, akit'e bakmak bile istemezsin adamın koltuk altındaki kesilmemiş kıllarının sayısını ve kokusunun neye benzediğini bile yazmış olabilirler.

PS: sünnetliyim.

25 Aralık 2007 Salı

Rayban gözlük ve silikon dudağın ağlatan aşkı: Fedai...

Whitney Huston ve Kevin Costner’ın birlikte oynadıkları Bodyguard, 90’lı yılların sulu zırtlak, tümden bayıcı ve fakat bir ekol olmuÅŸ filmiydi. Olgunluk yaÅŸlarında gezinen silme dünya kadının favori filmi olan Bodyguard ile Kevin Costner’ın yarattığı sansasyonel auranın etkisinin halen devam etmesi bir yana, o yıllarda Kevin Costner’a aşık olanlar da halen aÅŸklarını muhafaza ediyorlar. Öyle acayip bi etki. İşte o Bodyguard’dan hareketle sürratle dizi formatına uydurulan, Türk televizyon tarihinin kilometre taşı bir dizi var: Fedai... Kevin Costner yerine Türkiye’nin en yapışıklı adamı Tamer KaraÄŸlı, ünlü ÅŸarkıcı modeline de Türkiye’nin en korkunç makyajlı kadını, Seda Sayan oturtulmuÅŸ.

Diziyi bir kez izledim, meraktan. Seda Sayan’ı çok korkunç buldum. Zaten silikonlu dudakları ekranın dörtte üçünü kaplıyor, yüzünü nadiren gördüm. Gerçek hayatta karşıma çıksa altıma iÅŸerim. Tamer KaradaÄŸlı ise ölümcül derecede karizmatik. İzlediÄŸim bölümde şöyle bir sahne var. Tamer KaradaÄŸlı evin kapısında bekliyor. Takımları çekmiÅŸ, gözlükler simsiyah ama hava zifiri karanlık. İçeride doÄŸum günü partisi var. Seda acıyor bu badigard Tamer karadaÄŸlı’ya “annem dolma sarmış, siz de dışarıdasınız, yersiniz” deyip bir tabak dolma veriyor. Sanki dışarıda dolma yemek çok doÄŸal bir ÅŸeymiÅŸ gibi. Tamer dolmayı alıyor, gözlükler arkasından muhtemelen ufka dalıyor (biz gözlerini göremediÄŸimiz için öyle farzediyoruz), elinde tabak, dolma, çatal. Çok hüzünlü. Cut giriyor.

Mevzudan hareketle, Seda Sayan ve Tamer KaradaÄŸlı’nın baÅŸrolünde olacağı yeni dizi proceleri şöyle…

Süperajan: Duygu yoksunu
(Austin Powers)
Süperajan Saffet (Tamer Karadağlı) gelmiş geçmiş en klas ajanlardan biridir. Son yaptığı işten kazandığı parayla bir nargileci açmış, yeni görev beklemektedir. Bu arada çeşit çeşit kızlarla da gönlünü hoş tutmaktadır. Tabii ajan olmasından mütevellit birçok düşmanı vardır. Bunlardan en beteri de zaman makinesini icat etmiş olan Dr. Şeytan'dır. Süperajan Saffet, Dr. Şeytan'ı tek başına yenemeyeceğini anlayınca, ajanlığı bırakıp gündüz kuşağında ağlamalı-göbek atmalı kadın programı yapmaya başlamış olan eski dostu Sayfiye'den (Seda Sayan) yardım ister. İkisi birlikte 1960'lara dönerek Dr. Şeytan'in peşine düşerler. Fakat bilmedikleri bir şey vardır. Sayfiye'nin saçları bu döneme göre çok demode kaçmıştır ve üstelik Dr. Şeytan Diyarbakırlı çok kalabalık bir aşiretin oğludur.

Kadırgalı ve Musevi Damat
(Karayip Korsanları)
Bu dizimiz biraz özel efektli olduÄŸu için otomatikman Türk televizyonlarının gelmiÅŸ geçmiÅŸ en pahalı dizisi olarak tanıtılacak. Hikayenin pilotu şöyle. Engizisyon Sulukule’de dehÅŸet saçmaktadır. İdamlar, göz hapsi, yüze tükürme gibi iÅŸkenceler halkı hayatından bezdirmiÅŸtir. Engizisyonun başındaki Kardinal Karlo Kotarelli'nin güzel kızı Kadırgalı Seda Sedan (Seda Sayan) bu duruma çok üzülmektedir. Bir gün gizlice mahzene inerek esirleri serbest bırakmaya yeltenir. O sırada hapiste bulunan demirci çırağı Musevi asıllı Dickhead Dowan’a (Nihat DoÄŸan) tek bakışta aşık olur. Hapisten kurtardığı adamlardan biri olan Cenk Spatul çok kalender bir adam gibi göründüğü için Cenk'e Dickhead’a iyi bakmasını söyleyerek oradan yatağına döner.

Cenk Spatul ve Dichead Dowan kaçış sırasında bir linyit kömürü madeni haritası bulurlar. Bu sayede zengin olacaklardır. Fakat madene giden yolda onları birçok engel beklemektedir. Garip yaratıklar (hepsini Atilla Arcan canlandıracak) da bu madenin peÅŸindedir. Bu sırada, gittiÄŸi bir partide karşılaÅŸtığı imamdan etkilenen Seda oracıkta Müslümanlığı kabul eder. Seda Dickhead’i Müslümanlığa geçirmenin yollarını aramakta, gün be gün “gel hak dinini seç” diye mektuplar yollamaktadır. Bu mektuplardan birini gören Cenk Spatul müthiÅŸ bir twistle kardinale isimsiz bir güvercin göndererek, kızının Müslümanlığa geçtiÄŸini ve erzak almaya gönderdiÄŸi Dickhead’ın yerini ihbar eder. Böylece tüm linyit madeni ona kalacaktır.

Kahramanımsın
(Hero)
Kadıköy korsan cd piyasası çığırından çıkmıştır. Polis, hükümet hatta FBI bile bu piyasanın kökünü kazıyamamıştır. Çünkü korsan piyasasını üç tane süper karateci kungfucu kadın korumaktadır (Seda Sayan). Hükümet son çare olarak yenilmez denilen Vural'ı (Tamer KaradaÄŸlı) göreve çağırır. Vural bu iÅŸleri bıraktığından saç sakal birbirine karışmış, aksi bir tip olmuÅŸtur. Basının önüne bu ÅŸekilde çıkamayacağı gerekçesiyle önce fiyakalı bir hale getirilir ve sonra da savaşına baÅŸlar. Seda Sayan’lardan ikisini büyük mücadeleler sonrası öldürür ama üçüncü Seda Sayan hiç bilmediÄŸi bir tarzda dövüşmektedir. Göbek atışı kalp krizine, gerdan kırışı omurilikte kilitlenmeye neden olmaktadır. Vural bu kadına aşık olur... Öldürdüğü diÄŸer iki seda sayan’ı bu üçüncü seda sayan’a anlatmadığı için içi içini yemektedir. Öğrenince kendisini terk etmesinden korkar ve artık senin yanındayım, birlikte mücadele edeceÄŸiz diye söz verir. Hükümet bunu öğrenir, bir dojo ile görüşerek 200 kadar elemanı üstlerine gönderir. İlk onbeÅŸ karatecinin ilk iki seda sayan’la karşılaÅŸmadan direkt bunlara geldiÄŸini anlayan üçüncü seda sayan, bir terslik olduÄŸunu sezimser.

Garip duygular içindeyim sana karşı
(Leon)
Levent profesyonel bir suikastçıdır. Sosyal zekâsı düşük olmasına ve asosyal bir yaşantı sürmesine rağmen işinde bir numaradır. Mahinur ise babasından dayak yiyen, anne sevgisi görmemiş genç bir kızdır. Bir gün Mahinur bakkala gitmişken bir adam gelir ve bütün ailesini öldürür. Mahinur olayı görür ve kapı komşusu olan hiç tanımadığı Levent'e sığınır. Katiller Mahinur'u aramaktadır. Levent ve Mahinur arasında sıcak bir arkadaşlık başlar. İkisi birlikte Mahinur'un ailesinin intikamını almaya yemin ederler. Mahinur tam Levent'e milkshake yapacakken Cüneyt Arkın buzdolabına tekme atarak ekrana girer. Büyük savaş başlamıştır.



Yabanda…
(Matrix)
Neco (Tamer KaradaÄŸlı) çok zeki bir bilgisayarcıdır (bilgisayarın tuÅŸlarına hızlı bastığından anlarız). Bir gün playmen dergisi satın alır. Dergide Tiridine'nin resimlerini görerek aşık olur ve gidip onu bulmaya karar verir. Tiridine'yi bulduÄŸunda Tiridine Neco’ya “koÅŸ” der ve kaçmaya baÅŸlarlar. Aypodlar dünyanın kontrolünü ele geçirmek üzeredir ve bundan koÅŸarak kaçmaya çalışırlar. Kaçmaktan öpüşmeye vakit bulamazlar ve biz de “ne zaman öpüşecekler acaba” diye bekleriz. Tiridine kaçış sırasında rastladığı fakir insanlara yol üstündeki dükkanlardan aldığı buzdolabı, çamaşır süpürgesi falan gibi aletleri hediye ederek ulusal bir kahraman haline gelirken, Neco’nun da yasak iliÅŸkilerinden 220 tane çocuÄŸu olduÄŸu basına yansır. Bir tarafta yardımsever bir kadın, diÄŸer tarafta ÅŸerefsiz, çocuklarına babalık yapmaktan aciz bir adam. Türk halkı bu aÅŸkı onaylayacak mıdır?


Bir robota sevdalandım
(Terminator)
Serap Okunur (Seda Sayan) ünlü bir televizyon programcısıdır. Sabah kuşağında izleyicilerine yeni bir mutfak robotu tanıtacağını söyler ve kutuyu açar. Kutudan insan şeklinde bir robot (Tamer Karadağlı) çıkmıştır. Ağzına havuç soktuğu anda robot savunma moduna geçer ve Serap'ın üstüne atlayarak "seni korumak için gönderildim" der. Bu sırada stüdyoya bir helikopter girer ve bir sürü insanı öldürdükten sonra Serap ve robota ateş etmeye başlar. Bundan sonra Serap ve robot, helikopteri kullanan diğer robota karşı kanun nezdinde büyük bir mücadeleye girişirler.

Ahlaksız Kadının İçsel Fanatizmi
(Temel İçgüdü)
Bir seri katilin cinayetleri polis teÅŸkilatını birbirine katmıştır. Genellikle ölümlerinden sonraki hafta içi ÇarÅŸamba gibi bulunan cesetlerin hiç bozulmaması ÅŸaşırtıcıdır. Kulak çubuÄŸuyla yapılan araÅŸtırmalar sonucunda kurbanlara aşırı dozda botoks enjekte edildiÄŸi ortaya çıkar. Dedektif Cemil (Tamer KaradaÄŸlı) bu iÅŸi çözmeye karar verir. İpuçlarından yararlanarak ülkenin botoks tüketiminin yüzde 73’ünü tek başına gerçekleÅŸtiren ÅŸarkıcı Kadriye Tıremelli'ye (Seda Sayan) kadar ulaşır. Kadriye çok albenili bir kadındır. Dedektif Cemil kendini Kadriye'ye kaptırır. Aynı evde yaÅŸamaya baÅŸlarlar. İzleyiciye evde seks icra edildiÄŸi izlenimi verilmek için Cemil ve Kadriye’nin aynı yatakta uyanmalarının görüntüsü gösterilir. Cemil bir sabah gece boyu her türlü ırzına geçtiÄŸi Kadriye’nin yüzünün hiç bozulmadığını fark eder, çorap hurcunda bulduÄŸu botoks tüplerinden de iÅŸkillenir ve Kadriye'yi sorguya çeker. Sorguda Kadriye'nin donu görünür. Tüm Türkiye sekiz ay boyunca bunu konuÅŸur, biz de olaydan istifade diziye ara verip devamını düşünürüz bi ÅŸekilde.

ps: Montajlar çok düttürükten olduğu için özür dilerim. Eldeki programlar ms paint, xnview, anca bu kadar.

22 Ekim 2007 Pazartesi

Belediye Otobüsü ve Almanya


Muhabbet ortamlarında anlatılır, Almanya ulaşım olayını şöyle çözmüş böyle bitirmiş.. Haklılık payları yok değil, kimse grevde değilse dakikler. Otobüsler duraklarda kaldırım yüksekliğine alçalıyor, merdiven çıkmadan adım atarak biniyorsunuz. Cüzdanınızı yoklamak amaçlı arada bir kendi poponuzu ellemenize pek gerek olmuyor, suç oranı Türkiye gibi değil vs.

Lakin insan görmeden gözünde de büyütebiliyor bazı şeyleri. Bugün Üniversite'ye giden meşhur 933 hattına, körüklü bir Mercedes'e bindim. Otobüs tıklım tıklım, adım atacak yer yok. Şöför hoş bakımlı bir bayandı. Arkalara doğru ilerleyelim çağrısında bulunmadı. Ama bundan sonra yaşananlar düşündürücüydü.

Sonraki durakta kapıya doğru (evet) yüklenen Almanlara bu bayan "Orta kapıdan biner miyiz" dedi ve onları oraya yönlendirdi. Tüm Almanlar genci yaşlısı orta kapıdan binip sırtlarını cama verdiler. Bu arada önümdeki ve arkamdaki Almanlarla akraba pozisyonunda, birbirimizin saç kokusunu alarak gideceğimiz yere kadar gittik. Sonraki bir iki durakta da orta kapıdan insan alındığını belirteyim.

İlave : Arkaya yürümek imkansız olduğundan ön kapıdan inmek isteyen 100% alman teyzesi için şöförün indi bindi yapmamızı istemesi, yola dökülmemiz ve tekrar ön kapıdan otobüse binmemiz de aynı yolculuğun parçası olmuştur, olagelmiştir.

Bazı mevzularda dünyanın her tarafı süper düzenliymiş de bir biz Türkiye'de kaos içindeymişiz gibi davranıyoruz. Bunları yeni çıkacak NLP kitabımda yazdım ben. Mutluluğa ulaşmanın anahtarı insanı sevmekten geçiyor. Hayvanları sevmeyen insanları hiç sevmez.

İnsanoğlu kuş misali.

(Not : İlk fırsatta Almanya otobüs içi resimleri çekeceğim. Yukarıdaki sahneyi Belediye Otobüslerini hobi olarak inceleyen çok tatlı bir forum'dan aldım. )

27 Eylül 2007 Perşembe

EÄŸlencenin evrimini izlerken...

Ankara, pavyon aleminde artık doruğa çıkmış. Eğlence anlayışını değiştirmişler. Pavyon deyince aklıma ilk gelen Gemide'deki pavyon sahnesi oluyor. Sinema tarihinin incisidir, eşsiz bir parçasıdır o sahne. Ama bu da ikinci oldu. Şaşkınlıkla izlediğim şu görüntüleri yorumlamakta zorlanıyorum. Ama blog'a eklemeden de duramıyorum. Dünya içinde ne dünyalar var bielim öğrenelim hesabı...

This page contained an embedded video. Click here to view it.

23 AÄŸustos 2007 PerÅŸembe

Keman Veysel ya da O Dolaba Yaklaşan 20 Yıl Öncesine Işınlanır


Sevgili susayacı'na, bu videoyu hayatıma soktuğu için teşekkür mü etmeliyim yoksa ona her şeyden büyük bir nefret mi beslemeliyim bilmiyorum... Dostlarım olayımız budur. Şu an yaklaşık iki saatten beridir hiç durmadan ağlıyorum. 26 yıllık hayatım boyunca yaptığım her şeyin herhangi en ufak bir manadan yoksun olduğu kanısına vardım. Hemen videoyu seyredin ve Keman Veysel ile tanışın. Televizyon oluklu salon büfesindeki kırmızı ansiklopedileri, asla kullanılmayan kristal bardakları ve asla açılmamış o viski şişesini görün. Önler Pele, arkalar yele Keman Veysel'in efsane saçlarına doyasıya bakın, o pazar şortunun seyir zevkine varın. İçi krem, dışı kırmızı koltuk setinin ortopedik rahatlığına bırakın kendinizi. Adam uzay / zamanı bükmüş ve sonsuza kadar kalıcı olmayı başarmış.

Şimdi gidin. Ben de gidiyorum. Kendime buradan çok uzaklarda, yeni bir hayat kuracağım.

21 Ağustos 2007 Salı

ilkel düğün salonlarına isyan

Yaz aylarında galeyana gelen sevgili çiftlerin, daha bir çift olma ve çift olarak anılma arzularının son hamlesi olan düğün dernek uygulamaları sürat kazanır. Tabii üstüste gelen bu evlenme ve düğün yapma gayreti mutena salon bulma, evrak koşturma, milleti memnun edecek doğru gazozu seçme, çalışmaları nedeniyle sevgili çiftleri yorarken onlar da bir şeyi düşünmeyi unuturlar: Çevre faktörü.

Canım gülüm çevre insanları, yaz ayında minimum 5 çift arkadaşlarını evlendirmek üzere kış boyunca çalışır ve yazın çalışmalarını evlenen çifte toka ederler. Tamam bunda sorun yok ama bir haftada 3 düğün, 1 ayda 6 düğün gibi üstüste gelen bombaların düğünle uzaktan yakından alakası olmayan bu güruha tesiri de bir hayli tahripkâr olabilir.

Durum iki tarafın da zararına. Evlenen çift 1 haftada kafasına tak tak 2 düğün yiyen hısımlarından beklediği geliri elde edemezken, hısımlar da düğüne gitmeme, gidince ortalıklarda görünmemeye çalışma, taktığı altının tutarının az olması oysa daha büyüğünü takma isteği dolayısıyla hicap, müteessirizm gibi duygular yaşarlar.

Evlenen çiftin yanındayım, ama hısım akrabaya da avantajlar sunuyorum. (Olayın projelendirme safhasında dahiyane fikirlerini esirgemeyen muratco'ya teşekkürlerimi iletiyorum elbette)

Turnike Sistemi

Düğünlerin girişine koyulacak turnikeler aracılığıyla bu düğüne gerçekten katılmak isteyenler girebilecek. Giren herkes para vereceği için garanti olarak kalkıp göbek atacak ve fare gibi oraya buraya saklanma, çekinik durma, gazozu içip kaçma gibi durumlar ortadan kalkacak. Peki bu nasıl olacak?

Kapıya konulan turnikeler küçük altınla çalışacak. Tabii ki büyük altın ve cumhuriyet altını girişlerine de imkân var. Misal büyük altın takanlar daha ön sıralarda oturacak, müzisyenler onların istediği parçaları çalacak, onlara menü seçeneği verilecek ve gelin-damat onlarla 10 dakika oturup sohbet edecek. Tabii bu dışarıdan da fark edileceği için insanlarda girişte büyük altın atarak girme yarışı başlayacak. Eğer 5-in-1 takanlar, zümrüt kolye ile giriş yapacak olanlar varsa onlar zaten salona tahtta girecekler ve yanlarına iki hizmetçi verilecek.

Teknoloji düğün salonlarına giriyor!
Teknoloji elektrik süpürgesinden perde takmatik vasıtasıyla kornişlere bile sirayet etse de düğün salonları halen son derece ilkel. Değişen tek şey sandalye ve masa giydirme denen mevzu. Bir deeğer isterlerse gelin-damat'ın hazırladığı cd'yi çalma, mp3 player ile müzik yayını yapma ekstrası var.

Halbuse düğünlere de bir heyecan lâzım.

Bu projede müzisyenlerin arkasındaki duvara takılacak led ekranlar aracılığıyla misafirlere o anki toplam hasılat ve bahşiş, çiçek, içki vesaire gibi harcalamar dolayısıyla da toplam masraf aktüel olarak gösterilecek. Tefe-Tüfe oranları, top 5 en kallavi takı takanlar gibi ilgi çekici tabloların bulunması katılımcıları heyecana gark edecek. Bir yandan da "aaa! Çocuklar zarara giriyor biraz destek olayım, bi 2 milyar bayılayım" gibi gayretlerin görülmesi de an meselesi. Yanı sıra top 5 takı takan tarık akan listesinde yer almak isteyenler de birbirleriyle yarışarak geliri ikiye, üçe katlayabilirler.

Panoda son gelen telgrafların akan yazıyla geçmesi, sıkıcı telgraf sekansına son verirken opsiyonel olarak yüce makamlardan gelen telgraflar bilgisayar programı veya Alt+F2+T kombinasyonuyla windows insan sesi sentezleme aygıtına okutulabilir. O an çalan parçanın ne olduğunun da panelde yazması, id3 tagleri salonda bir bilgi ve kültür ateşlemesi yaparak insanlar arası sohbeti açacaktır.

Rahatlık ve konfor
Biliyorsunuz ki ülkemizde göbek atan insanlar genellikle kilolu insanlarımızdır. Göbeği olmayan birisinin göbek atması pek bir şey ifade etmez zira. Oysa düğünü şenlendiren göbek atıcıların yorulması demek, düğünün bir süre tansiyon kaybetmesi demek olacağından bu insanları dinlendirmek ve bir sonraki göbek atma operasyonuna hazır hale getirmek gerekli. O yüzden düğünde hazır bulunan şintoku masajı profesörleri ve masaj koltukları, bu usta göbekçilere hizmet edecek. Slow parça çıktığında onlar dinlenirken, göbek havası çıktığında da tolga han gibi dans ustaları, dans eden çiftlere hatalarını söyleyerek onları bir sonraki dansa hazırlayacak ve bu uygulama, bir kurs gibi vatandaşa da fayda edecek. Düğünler başıboş, geridönüşümsüz sallama aktiviteleri olmaktan kurtulacak.

Teknolojinin nimetlerini kullanım alanı daha da geniş... Düğün tansiyonun gösteren histogramlar, grafikler, ıvır zıvırlar aktif olarak tabelaya yansırken, düğünün hızının düştüğünü veya çok sürat kazandığını ve ortamın biraz sakinleştirilmesi gerektiğini ifade edecekler. Buna göre müzisyenler tempoyu ayarlayacak veya mesela ortam fazla durgunsa düğünün maskotu olan kişi "hop hop hadi hadi, rahmi abi gelele" diyerek insanları coşkuya sevk edecek.

Projelendirme safhasındaki bu çalışmalarımız bittiğinde, bir süre sonra seri üretime geçmeyi planlıyoruz. Yakında düğüne girerken turnike görürseniz şaşmayın. Herşey gelin-damatın salahiyeti için. Ha üstüste düğüne gidip bütçesi delinen vatandaş ne yapacak? O da arkadaşlarında seçici olsun, akrabalık ilişkilerini zıynet eşyası üstünden kurmasın kardeşim... Otursun evinde, zorla mı götürüyorlar düğüne...

Not: Projeye fikir bazında destek olacak arkadaşlara açığız. Üretim safhası için iletişim bilgileri diagonaldadır.

Radyo Merasturda Enkeste