Ph: 100000000000000
skip to main | skip to sidebar
Indicator Delicesine Yükleniyor...

Barak Havası?

Başlığı gördüğünüz an beyninize iliştiğini hissettiğiniz 100 parmak darbesinin nöronlarınızı coşturum etkisiyle konunun Barack Obama ile bi bağlantısı olduğunu, başlıkta yazım yanlışı olduğunu veyahut da ihtimaller dahilinde bir Obama hicvi olduğunu düşünebilir - sanabilirsiniz. Fakat kabul edin, sizi ormandaki 10 Prison Break şaşırtıcılığında ters köşeye yatırdım. Siz diğer konuya doğru yönlenirken "Bir Amerikan Başkanı olarak Obama"yla ilgili 1-2 fikrimi belirtmek isterim. Dünya küreselleşiyor diyorlar lan, küreselleşme mi kalmış allasen sevgili okur? Dünya yusyuvarlak, tostoparlak bişey olmuş. İnsanlar zaten hep öyleydi de, globallaşım evresinde pek de kasıntıya maruz kalmadılar. Bakınız, dünyanın diğer ucundaki insanlar Obama'nın gelmesine, Amerika'lılardan bile daha fazla seviniyor. Amerika cidden de tek başına dünya gibi bişey. Ya da dünyanın diğer ülkelerinin Amerika'nın kasabası, köyü, ilçesi olduğunu söylesem yalan olmaz. Ülkelerinin bayraklarını da şöyle değiştirmeleri lazım. United States of Earth. Kulağa güzel geliyor vallaha. Bi de bundan önce ne kadar beyaz adam varsa (Clinton hariç) cinsel hayattaki iktidarsızlığının acısını masum sivillerden çıkarıyordu. Bu garip bi olgudur, ama maalesef öyle. Ç.kü büyük olan, Clinton gibi saksafonlarla uğraşırken, küçük olan ise iktidar savaşını insanların kanını, canını alarak verir. Bana göre vücudun ırzına geçmek, ruhların ırzına geçmekten çok çok iyidir. Babafingosu küçük olan zenci ne gördüm, ne de duydum. Bu da demektir ki Obama iktidar süresince daha adam akıllı işlerle uğraşacak. Kendini daha bi maneviyata verecek. Dünya bu adamın iktidarının gücüne bakıyor şimdi, zaman neler gösterir bilinmez. Barack Obama o dalgayla büyük ihtimalle "Amerikan Rüyası" "tabirini daha ileri bir seviyeye taşıyarak Amerikan Fantezisi, Amerikan Derin Boğazı" haline getirecek. 50'sinden sonra yapamaz demeyin, kütür kütür de yapar.

Ne yalan söyliyim Barack Obama benim açımdan hiç de hayırlara vesile olmadı. Evet, birazdan anlatacağım konunun başkanın isminden serbest çağrışımla aklıma geldiğini söyleyebilirim. Ama ne yazık ki geçmişle yüzleştiğimde bu çağrışım beni Ay'ın karanlık yüzüne doğru götürdü, ama bileti "One Way" olarak verdiği için yaban ellerde kaldım da dönendim durdum. Bu müzik türünü ilk dinlediğimde zihnimde yakın zamanlardan bi film afişi canlandı. Bu film sinemada oynamıştı ama şu an aklıma ne yazık ki gelmiyor. Niye gelmediğini de söyleyeceğim. Afişte "Bazı sesler vardır, duymak istemeyeceğiniz." yazıyordu. Be gerizekalı Hollywood ahalisi, sorarım size, hangi Ademoğlu/Havvakızı duymak istemeyeceği bir sesi duymak üzere sinemaya tiko 20 kağıt bayılır? İnsanlarımız duymak istediği sesleri bile mp3le indirirken bu halkımıza reva mıdır? Şayet mevzubahis film dünya çapında da aynı sloganla gösterildiyse gişede 2-3 yapmıştır. Yanlış anlamayın sevgili okurlar. Milyon değil, tane.

Ama şundan emin olmanızı isterdim. Şayet insanları duymak istemeyecği bi sesle tehdit edip onca emekle çektiğim filmden uzak tutmak isteseydim filmin soundtracklerini ve efektlerini komple Barak Havasından oluştururdum. Şu sanatçı veya bu şarkıcı diyip spesifik zorlamalarda bulunmuyorum dikkat ederseniz. Genel olarak Barak Havası diyorum. Ne müzikler dinledim, ne türler duydum ama ruhum üzerine yemin ederim ki böyle ıstıraplı, böyle sayko bişey görmedim ve tahmin edeceğiniz üzere tamamen Türk mamulü.

Tanışma hikayemizi anlatayım. Delinin deliyi bulması dakikayı almaz ya hani, o yüzden etrafımdaki insanlar da ekseriyetle benim gibi manyak oluyorlar. İlla ki bi yerlerinden bi manyaklık çıktı çıkacak. Korkuyorum yani, yaklaşamıyorum. Macera filmi gibi, bi atraksiyon bitmeden diğeri başlıyor. Hatta bi yerden sonra tanımadığım insanlara da sanki benden bişeyler bulaşıyor. Mesela bu sabah arabayla dükkana doğru giderken bi motosiklet üzerinde yobaz sakal modelli bi adam gördüm. Adam motosikleti tek elle sürüp, diğer elini de dizinin yanından uzatmış, göstere göstere tespih çekiyordu. "Hay senin sakalını s.keyim emmi" dedim. İbadetin de bu kadar gösterişi olmaz artık. Herif bi yandan Scooter sürüp bi yandan günlük tapınma ihtiyacını karşılıyor. Bundan daha havalı bi ibadet şekli de altında Amerikan denyolarının bolca rağbet ettiği motosiklet türü Chopper ile tespih çekme olurdu sanırım. İşte yurdum insanı böyle, hep bi patlama halinde. İnternette o kadar şey görüp, ağzım açılıp, g.tüm tavana vursa dahi, sokaklara çıktığım zaman internet mizahını bile kat be kat katlayan adamlar görüyorum.

Dükkandaki eleman da Barak Havası çok severmiş. "Limewire'dan bi Barak Havası indir de kendime geleyim." dediydi. İsminin cinsel uzuv çağrışımı taşıması sebebiyle muzır bi çocuk ruhuyla indirdim tabi ki. Lakin müziği açtığımda işin rengi acayip bi şekilde değişti. Ağır tempoda giden bi bağlama solosundan sonra solistimiz müziğe böğürerek giriyordu. Öyle hızlı bi şekilde böğürüyor ki anlamak için kulağınızı hoparlörün deliklerinin içine sokup o basınçla gelen bütün tozları yiyip, sonra kulağınızı yıkattıktan sonra tekrar aynı yere dayamanız gerekiyor : "Amaan ben öldüüüüüm oy oy, ölesin geliiiiin, mezarlara düşesiiiiin, kimse ziyaret etmesiiiiiin, aman Muhammet Muhammet oy oy, kimse gelmesiiiiin dertleeer bulasııııın, kör olasıııın."

Önüme 100 tane Adana kabadayısı dizilip dövse daha az ürkerdim. Ya da ne biliyim gaspçı gelip cüzdanımı telefonumu istese verir, kurtulurdum. Bu, ruhumun derinliklerine işledi. Sırf beddua ve anlaşılmaz böğürtülerden oluşan müzik nasıl bi saykoluktur böyle? Bana herhangi bi Türkçe müzik türü söyleyin, onu alıp yaklaşık olarak benzer bi metal veya rock alt türüyle eşleştirebilirim. Doom Metal mesela Arabesk'in gavur versiyonu, ikisinde ayrı bi keder hali ve isyan türünde lirikler var. Blues'u da arabeske benzetebiliriz. sonuçta ikisi de ezilenlerin, varoşların müziği olarak kabul edilebilir. Arka plandaki çalgıları yavaş planda giden ve solisti son derece yüksek sesle, t*şakları g.tüne kaçarcasına beddua eden bir tür? Caniliğin ve ruh hastalığının son aşaması olmuş dejenere Grind-gore türüyle dahi eş tutamıyorum. Sonuçta Grind-gore her yönüyle hayvan gibi olan, ve bunu düstur olarak insanlara skerte bağırta kabul ettiren bi tür. Lakin gelgelelim Barak Havası'na, ağır müzik temposu ve saniyede 1000 beddua edebilen yüksek kapasiteli şarkıcılarıyla son derece evlerden ırak olası bi tür. Gaziantep'in Barak Ovalarından çıkmış sanırım. Ben böyle çorak topraklardan çıkmış müziğin hanuna goyim afedersiniz ama. Hani sorunları olan adamlar başkalarıyla uğraşırmış ya, bu da o hesap. Tarlalardan, ovalardan hasatları alamayan köylü, gelin-kaynana, akraba ve kendisi de dahil ne kadar canlı varsa hepsine beddua etmeyi uygun bulmuş.

Hiçbirinizi bu zihinsel ve ruhsal çöküntüye müdahil olmaya zorlamıyorum. Ama biliyorsunuz ki, artık işin içindesiniz ve illa ki aşağıya koyduğum müzikle taze (Ne kadar taze olduğu tartışılır) bir başlangıç yapacaksınız. Yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla belki, belki de dünyadaki tüm türlere vakıf olma adına bi girişim olacak bu, ama dinlediğiniz ve işitme organınızın olduğu güne lanet edeceksiniz. Resmen rakı gibi lan. Hani elin gavuru votkayı viskiyi içer de sert içki sanır, sonra rakıda afallar ya, bu da Grind-gore'un üstüne öyle bi duş etkisi yapıyor. İlla dinleyecekseniz ya açık havada ya da gerizekalı emoların uğrak yeri olan Starbucks türü yerlerde dinleyin. Zira, bu türün bulunduğu ortamdan bi daha uğramamak üzere beti bereketi kaçırdığına emin olabilirsiniz. Dünya çapında modern savaş çanları çalarken daha yeni yeni keşfedilen bu hava türünün birincil kitle imha silahı olacağı görüşündeyim, ki atom bombasından bile daha uzun süre etkili. Ayrıca herkes Barack'a oyları güvenip verdi. Amerika'ya ne kadar iyi adam getirirsen getir, bi yerden sonra şerefsizleşir ya, inşallah gün gelir de halkı bu türkülerle inletmez. Piyasalarda Barak Havası esmişmiş. Göreceksiniz Barak Havası'nı.



Yazı bittiğinde "Kocani Orkestar - Eleno Mome" çalıyordu.
Devamını oku >>

İlk Tıraşta Aşk - Gillette Fusion Power Phenom

Dünyadaki terapi niteliği taşıyan ne kadar sakinleştirici eylem varsa neredeyse hepsi erkeklere özgüdür ve buna rağmen sağıma baktığımda 1, soluma baktığımda ise 3 tane baltazar tipli, hapishane kaçkını ve çoğu zaman da tipsizlikten 10 yıl yiyecek denli öfkelilik halinde testesteron adamlar görebiliyorum. Öfkenin sebebini irdelemek gerekirse bu denli çok terapi nitelikli aktivite arasından hepsini yapmak isteyip, çoğunu yapamadıkları için deliriyor olabilirler. Bakınız, mesela kadınların oldukça sınırlıdır, bilemiyorum, belki de onların dünyasına giremediğim için böyle gözüküyor. Sonuçta Mel Gibson'ın bi filmi vardı (What Women Want), ordaki gibi kadın elbiseleri giyip sonra da suya fön makinesini koyup elektrikle çarpılma suretiyle onların içinden düşündüklerini duyabilme yetisini kazanmayı da hiç istemem. Mel Gibson'ı da görüyorsunuz zaten, o tür rollerden sonra tırlattı, bir daha dönmemek üzere hristiyanlık harici tüm dinleri kötüleyerek bi nevi kendini affettirme amaçlı misyoner filmler çekmeye başladı.

Eğer dikkat ederseniz kadınların en önemli rahatlama kozları ikincil olarak dedikodu ve birincil olarak bulaşık yıkamaktır. Ve tekrar dikkat ederseniz aklı selim erkeklerin bu yöntemleri de terapi listesine kattığını görebilirsiniz. Özellikle bulaşık yıkayan herhangi bi insan evladı, o sırada duyduğu rahatlama bağımlılıklı bu aktivitesini belirli periyotlarla devam ettirir. İnsanlık olarak yalnız başımıza bişeyler yapsak dahi kızların ilgisini çekmek için uzaklara dalıp giden gizemli erkek modelinden kaçınmıyoruz, bulaşık yıkarken bile. Bize kalsa herşey film gibi lan. Hani Yeşilçam filmlerinde olurdu ya, biçki dikiş kursuna gireceğini sanarken kadrolu hayat kadınına dönüşen insanlar. Bir süre bu buğunun içinde "Nasıl olsa paramı kazanıyorum lan." diyerek oldukça yanlış temaslarda (Diplomatik ilişki sanki ha, yanlış temasmış) bulunan kadın karakterimiz, bir gün bulunduğumuz ortamdan iğrenmenin en klasik yöntemi olan "Ölü köpek düşünüm bazlı hareket"i gerçekleştirir ve ağlaya ağlaya eve koştururdu. Sonra banyo sekansına geçtiğinde kadının ağlaya ağlaya üstüne tasla suyu boca ettiğini ve tövbekar (kendisine göre arınmış, günah çıkartmış) olduğunu görürdük. Buna bi nevi metaforlarla arınma diyebiliriz. İşte bu denli manyaklıklarla büyüyen nesiller, ya da sonradan Yeşilçam manyaklıklarına maruz kalan sonraki jenerasyonlar 2 boy abdestiyle günahlarından arınmaya, bi duvar yanında görmediği adamlara sırlarını anlatarak günah çıkarmaya kalkıştılar.

Bulaşık yıkamak bunlara göre çok daha samimi. Çünkü bir insanın herhangi bi anda evde verdiği ziyafetin ertesi gün ceremesini çekmek üzere istemeye istemeye o bulaşık süngerine gider eli. Normal bulaşıklar dedikodu, yalan söyleme gibi ufak günahları arındırırken, olay tencere tavaya geldiğinde işler kızışır. Artık geri dönülmesi oldukça zor bi günahmışçasına çitiler, çitileriz ve üstündeki kurumuş pislikler çıkmaya başladıkça gerizekalı bi mutluluğa bürünürüz. Lakin bakınız, o tavanın içine gözlerinizi pörtletmek suretiyle baktığınızda ufak çiziklerin oluştuğunu görmeniz oldukça mümkündür. İstediğiniz kadar yaptığınız basit olgulara anlam yükleyin, bi şekilde pürüz çıkar. Sen git "Arka taraf bomboş" diye otobüste seni sıkboğaz eden adamı bıçakla, ondan sonra bi süngerle affol, iyi valla.

Erkeklerin aktiviteleri oldukça fazla olmasına rağmen, bazıları çok çok daha el üstündedir. Tabi bu biz baltalara kalsa "Üşengeçlikten ötürü hiçbiriyle ilgilenme" şeklinde özetlenebilir. Ama vücudunun yüzde 70'i su yerine kıldan oluşan bi yaratık ne yazık ki koyveremez. Biraz haksızlık ettiğimi farkettim esasında. Şayet biz bezginsek bunun tek sebebi vücüdümüzün dört bi yanından pörtleyen kılların enerjimizi emmesidir. Basketçiler enerji kaybetmemek amacıyla bacak, kol, Allah ne verdiyse bütün kılları alır ve gariptir ki herşeyde artistlik yapan ve ataerkil olduğunu sanan hanımköylü toplumumuzda bu oldukça doğal karşılanmaktadır. Lakin bakınız, ben bu biraz önce bahsettiğim sebepten eylemi icra etmeye kalksam "Dağlar seni delik delik deleriiim aman aman" türküsünde de belirtildiği gibi içinden çıkılması güç durumlarda kalırım. Ne mutlu ki toplumumuz en azından belli bölgelerimizin kıllardan arındırılması görüşünde. Göz görmeyince gönül katlanır bittabi. Aşağı lokasyonda estetik bir kaygımız olmadığından ötürü herhangi bir tıraş bıçağıyla haşır huşur kesebiliriz. Lakin gelecekteki amacınız Alessandra Ambrosio gibi bi hatunu tav etmekse bizim eski sokakta bolca gördüğüm, o dönemlerde kabuslarımda prime time oynayan Ramo gibi olmamalısınız. Buradan tüm Türk halkına yemin ediyorum, adamın gözleri hariç her yerini kıl bürümüştü. Göz çevresi demiyorum dikkat ettiyseniz. Göz torbaları bile kıllıydı. Gözünü kıl bürümek eyleminin bu adamda hayata geçmemiş olduğuna bolca şaşırdım bu yüzden de. Ben ki, enerjisi düşük bir insan olmamı bu denli kıllı olmama bağlarken, o adamı sürekli ayakta dolaşırken görüyor ve akabinde dart yemiş düldül gibi şaşırıyordum. Bilemem, belki de adam kendini hayattan izole etmek istediği için adaptasyonla bu denli kıllı bi hale geldi ya da eskiden yakışıklıydı ama Ambrosio gibi birini ayarlayınca saldı kendini.

Bu tıraş olayını her ne kadar terapi olarak düşünsem de 2 aylık bir rutinle uğraştığımı itiraf etmeliyim. Tabi bu süre zarfında da en az ormanda kırk Okan Bayülgen neandartali gücünde olabiliyorum. Yeni programına başlıyor, artık bi şekilde saçı sakalı toplamıştır diye düşünürken bir de ne göreyim. Ben evrimin ileri işleyeceğini sanarken sevgili Okan maymun maskesiyle (Belki de maske değildi kendi kafasıydı) ortada deliler gibi raks etmekteydi. Programının logosu da bi maymundu. E bu adam genel olarak günümüzün erkek modasını belirlemiyor mu? O zaman yeni moda maymunluk ve kıllılık gibi bişey olacak. Ama ben en az Amerika'nın 1 dolarının "In God We Trust" sözleriyle tanrıya güvendiği gibi burnunu her bi halta sokan İsviçre'li bilim adamlarının "Kadınlar yumurta gibi erkekler sever" sözüne güveniyorum. Sonuçta düşünün, bi kadın hoşlandığını yavuklusunun yüzünü hissederek öpemeyip, bir kıl yumağıyla temas ettiğini düşündükten sonra niye onunla çıksın ki? Gider en hasım kedisinin elindeki örgü yumağını alır, onu öper saatlerce.

Tıraş olma periyodumu bu denli uzun tutmamın sebebinden hala bahsedememişim. Evet efendim, ben yaklaşık 14-15 yaşında iken bıyıkları terlemiş bi oğlan olup, yaklaşık 4-5 yıldır tıraş olmama rağmen 20 yaşımda hala suratımı paramparça etmekteyim. İddia ederim ki, Frankenstein'ın yamalı suratı bile benim "Tıraş" isimli harbimden çıktıktan sonraki halimden daha az Türkiye'nin karasal haritasına benzemektedir. İnanmazsınız, geçenlerde tıraş olduğumda suratımın sadece 2 kısmını parçaladım diye koskoca İsa'nın doğumu kabul edilen miladı alıp, bu tarihi taşıdım fütursuzca. Scarface'in neresi yaralı ki lan? Gelsin beni görsün Al Pacino.

Ruhum ve suratım örselendi sevgili okurlar. Gençliğimin baharında suratıma jilet vurmaya korktum. Hatunların yanında Kurabiye Canavarı gibi dolaştım her daim. Her yanlış yöne giden ilişkilerde de hayat muhasebesi yaparken hesapta hep yanlış tıraş bıçağı kullandığım gerçeğini atladım, belki de gerçeklerden kaçtım. Bilirsiniz ki, her Amerikan filminde bir kısımda illa ki Amerika bayrağı gözükür ve o anda bi şekilde uyuyan, yanlış yollara sapmış olan adamlar uykularından uyanır, Amerikan Gerçeği'ni farkederler. İşte benimki de tam anlamıyla böyle bi deneyim oldu. İnsanların hayatına çıkan belli olaylar, belli şeyleri tetiklemek için oluşurmuş ya, meğersem benim blog yazma olayım da aslında uyanışımın başlangıcıymış. "O kadar blog yazdım, bi faidesini göremedim uleyyn." dediğim anda Gillette uzaklardan ekmeğini tavuğun camdaki buharına banıp o şekilde fanteziler kuran bir fukaraya tavuğu veren işletmeci gibi hayallerimi gerçek eyledi. Bi de bu örnekte geçen buhar banıcısı adamlara genelde yağlarından sabun yapılan homini gırtlak müşterilerin artıkları verilir. Bana ise son derece güzel bir pakette, Gillette'in daha yeni çıkmış titreşimli tıraş bıçağı Fusion Power Phenom ve ona arkadan destek birimi olarak eşlik eden tıraş köpüğüyle jelini göndermişler. İşte o tıraş kutusu bana o anda 2001 : A Space Odyysey'deki medeniyeti oluşturan siyah blok gibi gözüktü. Hani etrafında maymun adamların kiminin tırsarak, kiminin de mıncıklama isteğiyle döndüğü, insanlığı geliştiren blok. Allah'tan ben mıncıklama isteğiyle tutuyordum kutuyu da medeniyet atladım sayelerinde.

Elime yeni keşfedeceğim türden şeyler geçtiği zaman cidden aşırı heyecan yapıyorum. Elim ayağıma dolanıyor, illa ki kutunun sağını solunu, bi yerlerini keserim yani o arada. Olmadı kolumu bacağımı keserim. Amerikalılar da benimle aynı kaderi paylaşıyor olsa gerek. Bu tür paketleri açarken yaralanan insan sayısı oldukça fazlaymış. Kargonun poşedini çıkardığımda kutunun üstündeki aynaya gözüm ilişti. Uyanış anının en önemli evresiydi aslında. Gillette, beni bakmaktan yıllardır kaçtığım aynayla yüzleştirdi ummadığım bi anda, insanlarla topluca buluşulduğunda neden zorakiymişçesine en son benim öpüldüğümü farkettirdi. Evet, ben miladı yanlış tarihe atamıştım. Bu yüzden Tapu ve Kadastro'ya "Tarihi değiştirecem" şeklinde başvuru yaptım. Onlar da "Manyak mısın be adam, git kiliseye söyle" dediler. Her neyse, herkes kendi ruhundaki aydınlanmanın miladını yaşar. Ben de İstanbul'un Fethi olarak kabul ettiğimiz Yeni Çağ'ı alırım, napayım yani?

Bi de porsuk kılından yapılan fırçayla suratımıza sürdüğümüz diş macunu şeklindeki tıraş kremini surat koruyucu sanırdım. Meğerse bunlar tamamen old school olmuş. Yüksek mühendislik diyoruz burda anasını satayım. Adamlar o kremin üstüne 30 yıl çalışma yaptı, işini kolaylaştıran köpükler çıkardı, sen hala eski püskü şeylerle tıraş olacam diye debelen. İlk başta görmemiş hanzolar gibi elime bi avuç köpüğü boca ettim, ama zaten suratım da oldukça kıllıydı, anca o paklardı hani. Fusion Phenom'un pilini taktım, titreşimini açtım. Bu deneyim cidden tıraş olamazdı. Önceden etimi suratımdan sıyıran bıçakların acısı, bana böyle bişeyin olmayacağını söylüyordu bilinç altımdan. Suratımı yırtmak için kaktırdım, ittirdim, tersten çektim, kıllarım dönsün de suratımın içine kaçsın da sonra zombi olayım diye uğraştım ama olmadı. Osmanlı'nın en sağlam yöntemlerdenmiş. Domuz derisini insanların kafasına geçirir, ıslatırlarmış. O deri uyguladığı baskıyla saç kıllarını beyine doğru ittirir ve insanları zombileştirirmiş. Düşündüm de manyak mıyım ne? Niye böyle bişey istediysem? Ama cidden, bıçağın o masaj mahiyetinde gelen güzel titreşimi haricinde kıl çekildiğini bile farketmiyordum. "Ulan yoksa kör bıçağı verdiler de öylesine mi sürüyorum?" demedim değil. Dedim sevgili okular. Lakin bi baktım ki suratımdaki kıllar kaybolmuş, adeta cillop gibi bi oğlan olmuşum. Bi de tıraş bıçaklarındaki en büyük sorun tıraşın akabinde içinde bi milyon tane kıl kalması ve onların mümkünatsız bi şekilde çıkmamasıdır. Yok arkadaş, bunun içinde kıl zerresi dahi kalmamış. İlla ki çamur atacam ya, üstünde 2 yıl önceki deneyimden kalan soğan zarının atıl bi şekilde durduğu mikroskobumu alıp baktım. 1x100000000000000 zoom oranı yaptım kıl kocaman gözüksün de pire deve olsun diye. Ama olmadı. Bi de tıraş öyle haz verici oldu ki, reklamlardan birindeki adam gibi dayanamayıp kafama jeli döküp bıçakla sıfıra vurmaya kalkıştım. Annem kapıya omuz atıp zorla tuttu beni vallaha. Suratıma tıraş sonrası jeli sürmüştüm bi de o kadar güzel kokuyordu ki, ikimiz de mayıştık, olay tatlıya bağlandı.

Tıraş olmak bu kadar hissiyatsız ve eğlenceli bişeyse ben yıllarca kullandığım bıçaklara tüküreyim sevgili okurlar. Kıllarımın uzayacağı günü sabırla bekler oldum. Hatta suratıma o kıl çıkarıcı biyokimyasallardan takviye edip bu süreci hızlandırmaya başladım. En azından ortamlarda "Günde 2 kere tıraş oluyor ağbiii" diye geyik çevrildiğinde "Senin de Fusion'ın olsun, günde 5 kere olmazsan adam değilim" diye fikir veren aydınlanmış adamlardan olayım. Bu tıraşı ayrı bi meslek grubuna da önerebilirim aslında. İdealist katillere çok iyi gider, cidden. Düşünsenize, sırf psikopat olduğu ve kan görmek istediği için adam öldüren bi katil ve elindeki kör tek bıçaklarla suçsuz insanların canını yakıyor. Tek bıçakların, genel olarak katillerin ana sponsoru olmasının sebebi bu zaten. Gillette Fusion Power Phenom öyle mi ama? Adama uyurken sür, ruhu duymaz. Hatta herkes bu denli acısız bi şekilde hayata veda etmek ister sanırım. Vasiyetimi veriyorum ; Ya The Who isimli güzide grubumuzun dediği gibi yaşlanmadan öleyim, ya da yaşlanıp da kalp krizimin geleceği günü hastalık içinde bekleyeceğime Gillette'in gelişmiş mühendislik harikası tıraş bıçaklarıyla huzur içinde idealist bi katilimiz tarafından acısız ve hissiyatsız bi şekilde öldürüleyim. Ölenlerin mezarlarına kişisel eşyalarını dolduran inanç var bi de. Aranızda öyle bi arıza varsa, "Bir garip öldü diyeler, Gillette Fusion Power Phenom'ı mezarıma koyalar, soğuk suyla yuyalar, ara sıra suratımı tıraşlayalar." dörtlüğüme kulak vermelerini diliyorum. Ölü de olsak, diğer tarafta güzel hurilerin olup olmayacağının garantisini kim verebilir ki bana?

-- END OF PART I --

DIRECTOR'S CUT REVISITED (a.k.a. Tıraş üzerine güzellemenin yeniden derlenip, kesilip, biçilip fetvalaştırılmış hali - Kıl üzerine yazarın son notları)

Tüm zamanlarda yaşamış bütün insanları iki ana kategoride değerlendirmek zorunda bırakılsaydım, aksi taktirde müsait bir uçurumdan beni aşağı ittirmekle mükellef kıl yumağı, izbandut kırması, testosteron ihracatı yapabilme teknolojisini dört gözle bekleyen bu abilere insanları kadın-erkek olarak değil de suratındaki ve bacağındaki kılları kesen insanlar olarak kategorize ederdim. Zira bu yolla tıraş olmanın önemini onlara hatırlatmış olur ve tıraş olmaları halinde onların daha az ürkütücü versiyonlarıyla muhatap olabilme şansına erişebilirdim. Evet kılın bizi daha ürkütücü, daha dindar, daha vurdum duymaz, daha bohem, daha yaşamdan soyutlanmış hale getirmek gibi bir fonksiyonu var. Hayatta kötü olduğunuz ne varsa, sakal diğer insanlar tarafından bu olumsuzluğun aslından daha beter olduğu biçiminde algılanmasına vesile olur.

Evet insanlar kıllı yaratıklardır. Genetik faktörlerin bu kıllılık oranıyla iliÅŸkili olduÄŸunu biliyoruz ve 1 ila 10 rakamlarıyla derecelendirmek gerekirse biz Türkler liste başı olmaya aday bir toplumuz. Peki bu iyi bir ÅŸey mi? Hayatım boyunca kıllı olmanın cinsel cazibe olarak algılandığı tek bir döneme ÅŸahit oldum. 80 sonrası post-modern Türk sinemasında bunun dışavurumuna ÅŸahit olmak mümkün. Çocukluk dönemime denk geliyor olmasına raÄŸmen ben bunu inandırıcı bulmamıştım, doÄŸrusu bulamamıştım. Kız arkadaşı Hülya AvÅŸar’a yeni tanıştığı erkek arkadaşı ile ilk cinsel münasebetinden sonra şöyle soruyordu.. “Nasıl kıllı mı?” sorusu “Evet” olarak yanıtlandıktan sonra cümleten kahkahayı basıyorlar ve bu yolla kıllı olmanın iyi bir ÅŸey olduÄŸu bilinçaltımıza iÅŸlenmeye çalışılıyordu. İddiaya girerim o filmin yönetmeni bir hayli kıllı bir abimizdi. İşe yarasaydı göğsüne kıl ektiren bir toplum haline gelir miydik? Ne kadar manipülatif bir toplumuz? Hükümsüz sorular… Bunun dışında kıllı olmayı peygamber soyundan gelmek olarak deÄŸerlendiren bir zümrenin varlığı söz konusu. Bu acınası tesellinin ortaya çıkma nedenleri malum. Bu maluliyetten mütevellit, kıllı olmanın insan psikolojisi üzerinde ki yan etkileri hakkında fikir sahibi olmak mümkün.

Erkeklerle kadınlar arasında nasıl gündeme geldiğini hayal ederken çok eğlendiğim toplumsal bir sözleşme olduğunu düşünüyorum. İlk insanlar vücutlarındaki kılları kısa zamanda gözlemlemeleri sonucu ikiye ayırdılar: Uzayan ve uzamayan kıllar. Erkekler ve kadınlar bi şekilde uzlaşıp vucutlarında karşı cinsleri rahatsız eden uzayan kılları tıraş etmeleri konusunda anlaşmış olabilirler. İlk yazılı antlaşma bu bile olabilir bence. Acaba hangi kayalığa yazdılar?

Sosyalleşme sevdamızda kadınların erkekler için en önemli faktör ve motivasyon kaynağı olduğu tartışmaya açık bir konu değil. Sosyalleşmek görsel anlamda erkekler için tıraşı ve diş fırçalamayı mecbur kılıyor. Dolayısıyla bu iki sektörde hizmet sunan şirketler eğer erkeklerin periyodik olarak tıraş olmalarını ve dişlerini fırçalamalarını istiyorlarsa bize kız arkadaş ayarlasınlar. Kesin çözüm. Yıllık ciroları tavan yapmazsa ben bu işi bırakırım arkadaş.

-- END OF PART II --

Dipçik Not: Bu yazı, banyo ortamında tıraş kültürüne uygun olması amacıyla klozetin önüne bir adet masanın çekilip, üstüne laptop sisteminin kurulmasıyla tuvalet halinde yazılmıştır.
Devamını oku >>

Anekdot Silsilasyonu : Part VIII

* Biraz daha bilgisayar başında dursam fıttıracağım anlardan birinde ani bir kararla Çeşme'ye gitmiştik günübirlik. Plaj eğlencesi, şezlongu, güneşi ayrı bi güzeldir. Ama mevzu tuvalet konsuna gelince evdeki s.çma rahatlığı olmuyor tabi. Gelenlerin kedi gibi kumu kazıp içine s.çmayacaklarını bildikleri için de 1 lira yapmışlar tuvaleti Allahsız değnekçi tipli götlü göbekli işletmeciler. Gıcıklık bu ya, bira içsem bu kadar üst üste gelmez çişim. Plaj dopdolu, tuvalete işemeye gidiyorum, 1 işiyorum, 2 işiyorum, 3, tuvalette bi kişilik kuyruk bile yok. Denize girenlerin ara sıra çömelip, domalıp, insanlardan kaçtıklarını görünce farkettim. Büyük küçük farketmiyor, yumurta kapıya dayandığında dahi denize sıçıyorlar. Teşbihte hata olmaz bilirsiniz, resmen palamutları suya bırakıyorlar. Böyle pis heriflere mavi bayrak mı dayanır, o da kahverengi olmuştur. Gerçi o bayrağın direğini tuvaleti 1 lira yapan bu işletmecilere mi yoksa bu denizin içine sıçanlara mı soksam bilemedim.

* Bir insanın Full Metal Jacket'ı izlediği günün ertesinde askerlik kağıdı gelir mi? Gelirse o adam altına patır patır eder mi?

* Devlet tarafından kafeslendikten sonra, derbeder aç bilaç bırakılan bozkurtun hikayesi, "Âtıl Kurt"

* Ömrüm boyunca zihnimde "Beşamel Sos" kelimesi yankılandı, durdu. Zihnimin bana çağrıştırdığı kadarıyla yetindim. Hiç internete girip de ne olduğuna bakmadım, hala da bakmıyorum. İsminde acayip bi tatlılık, bi bal damlama durumu var, hani karamel gibi lezzetli, o renkte bi sosu çağrıştırıyor bana. Umarım öyledir.

* Halk Bank sanırım gelişim bütçesindeki bütün parasını "Yenilendi, yenileniyor" reklamlarına ayırdı. Ödenekten kalan son 10 YTL ile de maskot yaptırmışlar gibi duruyor. Bilen bilir, bir dikdörtgenin üstüne 2 göz, 1 de ağız çizilmiş sadece. Maskotunuzu s.keyim demeden edemedim, afedersiniz.

* Çocukluk sanrıları sanırttırmaya başladı yine. Bi an güzergaha güzelgah, Eşrefpaşa'ya Eşşekpaşa dediğimi hatırladım. "Eşşekpaşa Güzelgahı"nda akıcı bir trafik var bu sabah.

* Ulan film fragmanları da az devrelerimi yakmadı zamanında. Filmi anlatan adam "Böyle muhteşem efektler görmediniz" diyince ben "Etekler" anladığım için baldır bacak dolu olduğunu nasıl bu kadar rahatça ve fütursuzca söylüyorlar diye düşünüyordum.

* Ne zaman otobüse binsem gözüm, altında "Acil durumlarda cama vurunuz" yazan çekice ilişir. "Keşke bi fırsatını bulsam da şu çekiçle camları döksem, ne kadar etkili acep?" diye hayallere kapılırım.

* Sakin insanların rahatlama yöntemleri hep varsayım üstüne kuruludur, cidden. Ne taş, ne talaş hesabı. Karşıdan karşıya geçerken çoğu vakit benim geldiğim tarafa doğru kendi açısına göre karşıya geçen yayalardan birini gözüme kestiririm. O an mesela şişe varsa elimde şişe, şemsiye varsa şemsiye de müdahil olur hayalime. Hayalimde ilk olarak elimdeki objeyi karşıdan geçenin suratına fırlatır, sonra da Allah ne verdiyse dalaklarına saydırırım. Psikolojik rahatsızlık mı bilmiyorum ama cidden ferahlattığı aşikar.

* Dolmuşta en önde oturduğum zamanlarda inmeme 2 durak kalmışken, davarın biri el kaldırıp biniverir. Yer derdinde değilim tabi ki. Benim sorunum, dolmuşa binen hanzoların 2 adım atıp dolmuşçuya elden para vermek yerine omzuma ellerini değdirip para uzattırmaları. Öyle böyle değil, birisi dolmuşta sırf bunu yapmasın diye dergi merrgi okuyorum ç*k kadar yerde, öyle durumlarda 1. dereceden hanzo değillerse kendileri veriyorlar. Ama dergim olmadığı zaman 2 durak kala sırf bana birisi "Şurdan bi kişi lütfen" diyip para uzatıp/uzattırmasın diye aceleyle iniyorum. Ondan sonra beyhude 2 durak yürü babam yürü. Buradan Tüm Türkiye'ye sesleniyorum, benim dolmuştan inmeme 2 durak kalmışken dolmuşa binmeyin, binecekseniz de paranızı kendiniz uzatın. Bi gün birinizi çok pis tersleyecem, hadi hayırlısı.

* Benjamin Toshack'a zamanında insanlar Bünyamin Taşak diye lakap takmış mıydı, yoksa ben yeni bişey mi keşfettim? Kardeşime sordum, o da hatırlamıyor böyle bişey. Adamın adını her duyduğumda bu çağrışımı alıyorum halbüse.

* Millete imza konusunda çok özeniyorum lan. Herhangi bi resmi belge önlerine geldiğinde şak diye imza atıyorlar. Benim hiç imzam olmadı ki. Rastgele karalıyorum. Hiç de bi Allah'ın günü oturup defter üstünde imza çalışması yapmadım. Arkadaşlarına imza bile üreten var. Ama benim normal el yazım zaten imza gibi, bu konuda beceriksizliğim belki de ondandır.

* Dübürist - Dübür uzmanı

* Üniversitede okuduğum Fizik bölümü yüzünden alternatif-direkt akım demeyip, gözünün yaşına bakmayıp AC/DC'den (grup olan hani - herkes bilmeyebilir) nefret edecem lan. İnsan hangi bölümü okursa onunla ilgili herşeye kıllanıyo sanırım. Yeni albümlerini Fizik çalışırken dinledim bi de, overdose oldu. Gerçi onların isim cinselliğe göndermeydi (Alternatif-direkt akım, anlarsınız ya) Evet, evet böyle düşünürsem onları mezara gönderene kadar bile dinlerim ki, bu 200 yıla tekabül eder. Ben ölürüm, onlar yaşar.

* İsimleri hafızada tutma konusunda gerçekten ciddi problemlerim var. Bir insanın yanında 1 ay dursam bile sormam, o derece. Unuturum yani. Şu an bi yığın adamla tanıştım ama sorsanız g.tümden uydururum isimlerini. Geçenlerde bi anda kızın biri Dünya Sineması'nın Ustaları isimli kitabı okuduğumu görünce o vesileyle tanıştı. İsmini de söylemişti ama nasıl olduysa Merve diye işlemişim belleğe. Gerçi isim konusunda zayıf olan belleğim için kızlar Merve ve Tuğçe, erkeklerse Alp oluyor. Başka bi gün yeniden denk geldiğimizde numarasını vermek istedi. Cep telefonu da kullanmam açıkcası, zor bela çıkardım telefonu. Numarayı yazdım. "Merve'ydi değil mi?" dedim. "Ay aşkolsun, adım Zeynep" diye buyurdu kendisi. Buyrun size şenlik. Çam üstüne çam. Bana isminizi ezberletmeye çalışmayın kardeşim. Sawyer patentli lakap sistemi daha uygun bana. Unutmamak için "Bundan sonra senin ismin Su olsun." dedim.

* Leman, K ve bilimum haftalık yayınların tuvalet, otobüs yolculuğu gibi ortamlarda sayfasının açıldığı zaman elde tutmasının ne kadar zorlaştığını bilen bilir. Dergiyi illa ki katlamak gerekir ki bu yolculuk sırasında yandakinin suratına dirsek atmamıza, tuvalette s.çma konsantrasyonumuzun bozulmasına sebep olur ve dergiyi ıslak yere koymamız icap eder. Bu yüzden böyle durumlarda hazzın kesilmemesi için bu tür dergilerin spiralli yapılmasını talep ediyorum. Katlamadan, dirsek atmadan cidden güzel yolculuklar olacaktır.

* Biraz önce teknolojinin nimetlerinden faydalanarak MSN'den Safinaz Büfe'ye maxi karışık siparişi geçtim. Yarım saat sonra parlak, bıyığı terlememiş bi oğlan geldi sandviçi vermek için. Belli ki acemi. İki tane sandviç 7 lira tutuyor. 10 lirayı çıkarıp verdim, işte elemanın acemilik noktası da burada patlak verdi. İçi sırf 1 liralarla dolu freebagini o kadar yokladı ve çıkara çıkara 2 lira çıkardı. O anki tipi görmeniz lazımdı, rol de yapamıyor. Sanıyor ki üstü kalsın diyecem. "Hulusi Kentmen jenerasyonu benden bi kaç önceki jenerasyon anam babam" dedim içimden. Garip ve bu çakallığı yeni yeni denemeye başladığı her halinden belli olan surat ifadesiyle "Bi saniye, şuradan 1 lira daha verecektim." dedi, parayı istemeye istemeye verdi ve giderken t.şakları k.çına kaçmış bi insan abandonezisyonuyla çıktı gitti.

Yazı bittiğinde tabi ki "AC/DC - Spoilin' For a Fight" çalıyordu, g.tüm de trampet çalıyordu.

Devamını oku >>

Modern Zaman Filozofu Hooger Brugge

İnsanlık olarak çoğu zaman hayvanlardan daha kompleks olduğumuz için seviniriz. Tabi kadınların erkeklerle aralarındaki kompleks olma oranı bir erkeğin hayvanla arasında olan karmaşıklık uçurumu kadar büyük olduğundan ötürü dişi cinsiyet güruhumuz da kadın olduğu için oldukça mutludur. Ama hiçbir zaman düşünmeyiz ki, bu karmaşıklık aslında biz insanları kötülüğe doğru itmek için oluşan bir olgudur. Hayvanlara baktığımızda iyilik-kötülük şeklinde bir kutbun ya da ayrımın olmadığını kolayca görebiliriz. Bir hayvanın yaşaması için, diğer bir hayvan popülasyonuna yaptığı tabi ki kötü olabilir ama bu sadece yaradılışın getirdiği bir zorunluluktur. Sonradan kazanılan bir özellik ya da bir seçim değil. Oğlunu oldukça seven aslan annenin yavrusu için güzel bir ceylanı paramparça etmesi de bu yüzden sadece hayvan ortamında normal görülür. Düşünsenize, bizim türümüzde bile kabul gören bir istisna aslında bu. Bu hareket, hiçbir zaman öldüren kişinin kötü olduğunu göstermez. Ama aynı tür arasında birbirini öldürüp yeme olayı çok nadir türlerde görülür ve en azından insan toplumu yamyamlara iyi gözle bakmaz.

Peki hayvanlarda neden kadınların etrafını çevirip ellerindeki topuzlar ve altlarındaki motorsikletlerle kahkaha ata ata taciz eden kitle olmaz? Çünkü zekaları toplumsal-ahlaki kurallar oluşturmak için yeterli değildir ve bu yüzden bu zekalar ile aralarından hiçbir zaman motorsiklet öğrenen çıkmayacağına göre köreltilmiş zekalarını kullanacakları araç bulamayacaklardır. Ya da yönlendirecek amaç. Birbirlerinin yemeklerini çalarlar pekala, ama dediğim gibi zihinsel ahlaki sınıflandırmaları olmadıklarından ötürü bu onların sıradan bir kuralı gibidir. Biraz önce anlattıklarıma da dayanarak insan ya da hayvan olsun, tüm popülasyonlarda neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirleyen şeylerin zamanla oluşturulmuş, zihin kapasitesiyle sınırlı ahlaki ilkeler olduğunu söyleyebiliriz. Şu an milyarlarca ışık yılı ötedeki başka bir evrendeki canlıların yaşamlarını inceleyebilsek belki de bize ayıp ya da günah gelen şeylerin onlar için çok sıradan olduğunu görebilirdik.

Bi nebze de olsa bu söylediklerim beni karmaşık canlıların daha fazla şerefsiz olmaya müsait olduğunu düşündürmeye itiyor. Doğduğumuz an itibariyle ruhumuza kötülüğü çekmeye o kadar hazır, o kadar razıyız ki. Bu da bebeklik döneminde algı kapasitemizin ve zihin filtremizin noksanlığından ötürü yakalandığımız bir zaaf. Doğduğumuz zaman 20 yaşında bir insan olgunluğundaki zihine sahip olsaydık insanlık iyiye doğru otomatikmen yönelmiş olacağı için dünyadaki iyi insan sayısı kötüleri kat be kat katlardı muhtemelen. Yalnız ne olursa olsun tam olarak bitiremezdi. Bu denli bir karşıtlığın olması da zaten iyi olan insanların "Ben neden iyi olmalıyım?" ya da "Ben neden iyiyim?" sorusuna yanıt bulabilmeleri için oldukça önemli. Yine de bunlar bizim için milyarlarca ışık yılı ötedeki evrenlere gidemeyeceğimiz için bir muamma olarak kalacak.

"Ne lan bu sorgulamalar böyle, deli falan mı s.kti seni arefe günü? Git bi gusül abdesti al da gel zındık." gibi fısıltılar duyuyorum sağdan 2. masadan. Hayır efendim, beni başka bi deli tarafından düzülmüş bir deli düzdü. Felsefeyi kısaca böyle tanımlayabiliriz aslında, hiç bir filozofun da laf edeceğini sanmıyorum. Hatta filozof sosyetesinin Diyojen gibi manyaklardan oluştuğunu düşünürsek elimi bile öpebilirler. Evet, felsefe nesilden nesile geçen deli s.kmesidir. Asıl deliyi hiçbir zaman bulamayacağımız bir skertme hem de. Ya da kulaktan kulağa skertme dozajının arttırılması gibi. Birisinin bulduğu tespiti başkalarının zihinlerinin fırınlarında işleyerek daha farklı bir hale getirmesi.

Modern zamanların eli mouse tutan filozofunun da Hooger Brugge olduğunu söyleyebilirim. Hem de Flash'tan (Adobe) anlayan türden. Filozof sosyetesinde çok ekmek bulacağına eminim. Henüz ekspresyonist düşüncelerini ve beyninde canlanan resimlerini internet yoluyla interaktif ortama taşıyan modern zaman yorumcularıyla pek tanışamadık. E, Diyojen'in zamanında fıçısından internet bağlantılı Desktop PC vardı da o mu çiziktirmedi iki satır?

Hooger Brugge, modern yaşam insanlara kötülük tohumlarını atarken ayıkmış ve bunlar üstüne kafa yormaya başlamış, oldukça da iyi sonuçlar almış bir sanatçı. Tabi ki böyle derin konular üzerine her gün beynini yoran adamlar gibi, kendisi de oldukça manyak ve bu manyaklık eserlerine inanılmaz ölçüde özgünlük ve mükemmelik katıyor. Eserlerini sitesi www.hoogerbrugge.com'da yayınlayan sanatçının asıl beni benden alıp götüren eserlerini ise Spin, Flow ve en mükemmeli olan Modern Living adı altında 3 başlıkta toplayabilirim. Spin ve Flow günlük yaşantımızdaki absürtlükleri sorgulayan tek bir parça eserken, Modern Living, 1998'den 2001 yılına yaydığı çalışmalarından oluşan kompozisyonu.

İnsanların çiğliğinden bıkmış ve onları bozan, ilk günkü saflığından uzaklaştıran ne kadar modern dünya alameti varsa hepsini anlatmış bu çalışmalarında. Sigara, uyuşturucu, yapmacık insanlar, internet köleleri, belli bir kulübe mensup insanlar, din sayesinde kukla gibi oynatılan insanlar, değişen mutlu gün anlayışları, ölüm vb. pek çok konunun animasyonunda kendisini kendi bakış açısının içinde kullanırken bir yandan da animasyonlarında ses ve müziğin gücünü kullanıyor. Günümüzde en önemli iletişim aracının ses olduğunu düşünürsek böyle bir animasyon serisinde bu aracın olmaması inandırıcılığını azaltabilirdi. İlk gördüğümde, aslında pek de uzun sürmeyen Modern Living'teki animasyonları tek tek mıncıklayarak oldukça uzun bi süre dehşet içinde düşünmüştüm. Çoğu animasyonun içindeki eylemler ziyaretçisinin belli yerlere tıklayıp, belli hareketleri başlatan interaktivitesine bağlı ve bu durum etkiyi bir kat daha arttırıyor. Genel olarak eserlerini inceleyenlerin düşünmesini istediği için çoğu çalışmalarını insanların isteyerek sorgulamasını sağlayacak şekilde hazırlamış.

Çiğ olmamamız bu vakitten sonra zaten mümkün değil, ama öğrendiklerimiz ve tecrübe ettiklerimizle belli hatalarımızı bir nebze azaltabileceğimizi düşünüyorum hala. Ya da modern yaşamın hızı içinde unuttuğumuz değerleri de hatırlayabiliriz. Zira biliyorum ki, pek çoğumuz modernleşmeyi hala gelişim olarak görüyor. Ki modernleşme, doğru şekilde kullanılmadığında insanı daha da çıkmaz yola sokan karmaşıklaştırıcı yapıdan başka birşey değildir. Bırakmaktan dahi korktuğumuz bir bağımlılık esasında. Tüm bu sebepler bile ayıkmanız için modern yaşam üzerine satirik-metaforik metinler içeren Modern Living'i saatlerce incelemeniz için yeterlidir bana göre. Hatta Editor's Choice jokerlerimden birini bu eserler için kullanabilirim.


Yazı bittiğinde "Galactic Cowboys - Life and Times" çalıyordu.
Devamını oku >>

Mim Part IX : İki Klip Birden

Mal sahibi, mim sahibi, hani bunun ilk sahibi : Ekubio

Takvimime şöyle bi bakıyorum, Eylül'ün 10'unda resmi mim mevsimine girmişiz. En az pastırma yazı ve samırsak kenyası kadar önemli bir tarih. Baktığım takvimin sakın geek takvimi gibi içi bir takım bilgisayar zırvalıklarıyla dolu kağıt topağı olduğunu sanmayın. Zati (Sungur) benim Türkiye Gazetesi takvimi harici takvim okuduğum, görülmemiştir. İhlas takvimi olarak da geçerdi bu takvim sanırım. Yeni takvim kısımlarıyla cemaati blogosfere kaynaştırmayı, irtica hareketlerini internet alemine Blog Action Day gibi organize olarak taşımayı düşünen bu takvim beni tutkuyla bağladı kendine. Tuvalet kapısının önüne asılmış bu güzide takvim, giriş ve çıkışta her daim dikkatimi çeker ve belki de yaprağının koparılabilir olduğunu unutturup beni tuvaleti bastırmış bi şekilde üzerindeki yazıları ayakta okumaya zorlar. Önemli günler arasında, o günün yaprağında mim başlangıç ve bitiş günlerini görebildiğimiz gibi, haftada birlik Cumartesi gününe denk gelen yaprakta da irticai faaliyetler üzerine Cübbeli Ahmet Hoca'nın başlattığı mim dalgalarını görüyoruz. Sezona gerçekten güzel bir giriş yapmış açıkcası. Konu "Uyurken şeytan dürttüğü, ya da rüyanızda iş tutuştuğunuzu görüp, gerçel hayatta kamyon devirdiğiniz vakit banyoya sağ ayağınızla duhul eylediğinizde sadece boydan boya yıkandığınızda Allah katında temizlenmiş olur musunuz, yoksa illa ki yıkandıktan sonra üzerine her hareketin 3 kere tekrar edildiği gusül abdesti mi elzemdir? Bilemiyorum sevgili müminler, blogunuzda şunu da irdeleyebilirsiniz. Yalapşap yıkanıp, bir hışımla çıksak abdest yüzde kaç oranında kabul görebilir? Mimbazlar olarak da pası sevgili Fethullah ve Tayyip'e gönderiyorum." Blogcuların parmaklarını/zihinlerini açması açısından pratik bir konu sunmuş olsa da bölücü hareket mimi çok yakında eylemlerine koyulacaktır.

Benim de içinde bulunmuş olduğum, kafir, putperest blogosfer kısmı da "Dinlinin hakkından imansız gelir" düsturunu radikal şeriatçılara kanıtlamak için bir kez daha eş zamanlı olarak mim mevsimini açmış. Açmış diyorum, çünkü ben organizasyon olaylarına elimi sürmem. Biri mim gömerse, ben de gömertir atarım tabii. Lakin geçen sene bir günde 4 mim gelmesiyle contayı sıyırmanın eşiğinden dönmüştüm. Garip bi meret, geldi mi dörder beşer geliyor. Halbuki Cübbeli Ahmet Hoca gibi daha organize olabilirsek daha başarılı olacağımıza inanıyorum. Bakınız, sevgili Tayyip son zamanlarda bizim camiadaki Blogger'ları toplamak için yeni bi numaraya başlamış. Kıllı börtlü erkek blogcuların, kendi amaçlarına en zıt düşen insanlar olduğunu bildiği için bi aralar Facebook'ta fenomen haline gelen "Ekşi sözlük yazarları bir biraya g.t verir" grubundan ve mantığından esinlenmiş olacak ki, damarımızda şol cennetin ırmakları gibi akan fenomen blogcu ruhundan yararlanıyor ve en bitirim 150 blogcu olan bizlerin adreslerimizi vermemiz durumunda gusül abdestini bütünleyen etek tıraşı için tıraş bıçağı seti göndereceğini söylüyor. Siyasi hareketlerine karşı isyanın en kuvvetli şekilde bloglardan başladığını ve bizlerden kurtulunca sorunları bertaraf edeceğini biliyor çünkü. Ey kıllı fenomen blogcular, sakın adresinizi 3. parti iktidarlara vermeyiniz. Bu, sevgili Tayyip'in blogcuların adreslerini öğrenip kafa göz indirme ve imhasına dayanan bir projedir. Deli deliyi görünce elbet zopasını saklar, lakin aramızda akl-ı selim blogcular varsa derhal "report phishing" tuşuna basmalarını rica ediyorum. Fakat ben "Stick Proof"um. Yani deli olduğum için zopa geçirmezim.

Kendi açımdan sezonun ilk siftah miminin konusu "En Başarılı Klip Arşivini Oluşturmak". Çorbaya elbette tuz atacğımdır. Lakin bu tür yemekler, pişme sırasında tuzun guatra karşı iyi gelen iyotik özelliklerini yok ettiğinden ötürü, tuzumu çorbayı sofrada gördükten sonra üzerine eklemeyi uygun gördüm. Evet, biraz fazlacasına tuzlu olmuş gibi, o yüzden sulandırmakta fayda görüyorum. Zaten çorba dediğimiz şey sulak ortamlarda yetişen, yüzde 95'i sulak bir organizma değil midir? Şayet üniversite evindeyseniz çorbaların yüzde birini de arkadaşları içmesin diye içine tüküren en pislik herifin tükmüğü oluşturur. Hatta daha intikamcı üniversite arkadaşlarınız varsa evde "Madem bana yar olmadı, sana da yar etmem uleeen" diyip "Ya Allah narasıyla tükmükleştirilen yüzde 5'lik balgam solüsyonu oluşturur.

Mim konseptimizde ufak bi oynama yaparak evvel zamanların yegane anlayışı 2 film birden konsepti üzerine kurdum. O zamana yetişenler ya da bu zamanlarda Tepecik türü sokakta şeyinizi sıvazlayarak dolaşsanız insanların umrunda olmayan mekanlardan geçiş yapanlar/gönüllü gidenler bilirler. Günümüzde bu tür sinemalarda abazan ve bol sıvazlak seyirciler eşliğinde sadece zaman aşımına uğramış porno filmler oynasa da evvel zamanda bunun daha bi alt ve daha basit kolları olan istismar/B filmleri oynardı. Düşük bütçesi ve konusuzluğuyla seyircisine ne görsellik, ne de hikaye sunan bu filmler esasında sadece seyirciyi psikopatlaştırmaya yarıyordu. Zira filmlerin büyük bir çoğunluğunu kanın gövdeyi götürdüğü, cesur sahnelerden oluşan vampir, zombi filmleri ve özellikle kadınlara garezleri olan erkeklerin onları paramparça ettiği hayvani içgüdü coşturucusu filmler oluşturuyordu. Pekala klip aleminde de böyle bi konsept yakalayabilirim diye düşündüm ve aklıma gelen iki klibi şu an sunmaktan hiç de çekinmiyorum sevgili okurlar. "Nedir bu karılara gareziniz kardeşim?" diyerek üzerime Panter Emel'i sarmamanız amacıyla kadın istismarının arka planda kaldığı klipler bunlar.

1-) Agony Bag - Rabies is a Killer :



1976'da kurulan, ucuz makyajlarıyla Kiss taklidi bile olamayan ve giyim kuşamlarıyla adeta travesti güruhunu andıran bu gerizekalı grup, beyin seviyelerinin orantısına göre şaşılacak derecede mükemmel bir albüm olan Feelmazumba'yı yaptı sanırım aynı tarihte. Lakin beyin kıvrımlarının bütün güçlerini harcamış olacaklar ki, sadece tek albüm yaptıklarıyla kaldılar. İbrahim Tatlıses'in bir şarkıda 1 milyon kere "Tek Tek" deme stilini bu gruptan aldığını, Rabies is a Killer şarkısını dinleyip, veyahut az yukarıdaki klibini izlediğinizde kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Aynı zamanda grubun tek klibi olan bu B filmi tarzındaki klip, travesti-ucube solistimizin kameraya bakarak neredeyse on yüz bin milyon baloncuk kere "Rabies is a killa is a killa is a killa yes is a killa" demesinden oluşuyor. Solo zamanlarında maymun gibi direklerin üstünde barfiks çekiyor olsa da solo bitince ayaklarını yere basmayı biliyor. Bu herifler her ne kadar başlı başlına kadın/erkek istismarı/ziyanı olsa da asıl finali klibin sonunda sahneye giren, biri balık etli, diğeri sıska 2 kadının üstünü soyunca görüyoruz. Özellikle ayarlandığını tahmin ettiğim bu kısımda, birinin ufak, diğerininse koca memeli olması paranormal bir şekilde simetri manyaklığı tetikliyor bende. Bilmiyorum, seyircide yaratmak istedikleri rahatsızlık bu olsa gerek. 1970'lerde neredeyse bütün insanların cıpcıbır, anadan üryan dolaştığını düşünürsek çıplak iki meme pek de rahatsızlık vermez. Ama simetriyi bozabilirler gördüğünüz gibi. Şarkı güzel ama klip bir b.ka benzemiyor. Ama B klibi stilini yansıttığı için başarılı kabul ediyoruz.

2-) Cradle of Filth - Burn in the Burial Gown :



Bu pislik grubu metalle alakanız varsa zaten biliyorsunuz. Düşünün ki, Kayseri Kalesi'ni belgesel çekiminde kullanmak için bir adet Bizans Bayrağı asan yönetmenin bile "Yankee Go Home" serseniÅŸleriyle çakma milliyetçiler tarafından ÅŸutlandığını düşünürsek, bu eÅŸÅŸek sıpalarını Kayseri Kalesi'nin duvarına dayayıp, baÄŸladığımız takdirde kızılcık sopaları ve meÅŸe odunları gibi geniÅŸ bir portföyle ağızları/gözleri dağıtılacaktır, daha sonra da organize bir dilenci örgütünün eline verilerek sahte kelle kağıdıyla sakat sakat dilendirilecektir. Tabi ki yine sadaka yerine yumruk yiyecekleri aÅŸikar. Zaten dilenci de bu yüzden dilendirecektir. Beterin beteri varmış diyip, illallah çeken insanlar, eski oldschool ve normal tipli dilencilerimize daha çok bahÅŸiÅŸ verecektir. Double Vision veya Duble Görüş olarak hitap edebileceÄŸimiz bu seyirliÄŸi boktan video gününü tamamlamak için adeta biçilmiÅŸ kaftan mevzubahis klibimiz. Ucube festivali gibi ne idüğü belirsiz bi mekana doÄŸru yola koyulmuÅŸ götlü göbekli bi köle kafilesi görüyoruz. Kafeste de görüntünün bitrate kalitesinin düşüklüğünden dolayı süt gibi mi yoksa pestil gibi mi olduÄŸunu anlayamadığım bi hatun var. Grubun elemanı elinde kırbaçla ÅŸuursuzca nereye denk gelirse vuruyor. Emir-komuta zincirinin en süt kısmındaki bi manyak olarak önüne gelen herkesin köle ya da senden alt bi rütbe olduÄ&Yu